|
Yazı ve Makaleler
CHP' NİN YAPMASI GEREKENLER
CHP’NİN YAPMASI GEREKENLER
Dr. Sadık Özen
Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerini ve Atatürk İlke ve Devrimlerini içine sindirmiş, bunları savunmaya ve korumaya ant içmiş bir cumhuriyet çocuğuyum. 12 yaşımdan beri gönlümü CHP’ye vermiş, bu yüzden, zaman zaman kırgınlık duysam ve zarar görsem bile, cumhuriyetle birlikte kurulan bu ilkeli ve köklü partiden bir türlü kopmamış biriyim.
Büyük Atatürk aramızdan ayrıldığında henüz dört yaşındaydım. Ama O’nun Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk Halkı için ne kadar önemli olduğunun o yaşımda bile bilincindeydim. O acı 10 Kasım günü ailemle ve tüm ulusumla birlikte ne büyük acılar çektiğimi ve nasıl ağladığımı çok iyi anımsıyorum. Atatürk’ü kaybettikten sonra teselliyi, O’nun görevini devralan İsmet İnönü’de bulmaya çalışmıştık.
Rahmetli babam; o günkü duygularını şu dizeleriyle dile getirmeye çalışmıştı;
“Şimdi başbuğumuz İnönü İsmet,
Savaşa hazırız olursa kısmet,
Atatürk gibi önderimiz var.
Bu sevgi ve bağlılık bana rahmetli babamdan miras kaldı diyebilirim. Bunun yanında, Atatürkçü ve cumhuriyete bağlı kişiliğimi de kendisini her zaman saygı ve rahmetle andığım ve bir anne sevgisiyle bağlı olduğum İlkokul Öğretmenim Şükriye Özkan’a borçluyum.
Bu açıklamayı, sözünü edeceğim konularda ne kadar içtenlikli olduğumu anlatabilmek için yapıyorum.
Ne yazık ki kendisine bu kadar bağlı olduğum CHP, bugüne kadar birçok hatalar yapmış ve bu hataların büyük bir kısmının faturası tek başına İsmet İnönü’ye kesilmiştir. Bu meyanda, cumhuriyet düşmanlarından, korka korka bile olsa, Atatürk’e dil uzatmaya çalışanlar ve gizliden gizliye bu büyük insan hakkında etrafa asılsız dedikodu yayanlar da olmuş ve bu iki büyük insanın araları bozulmaya çalışılmıştır. .
Atatürk’ü ve İnönü’yü savunma konusunda yetersiz kalınmış ve İsmet İnönü’nün varlığından rahatsız olanların yarattığı olumsuzluklar ne yazık ki parti içinde bile taraftar bulabilmiştir. Bunun sonucu olarak, İsmet İnönü Atatürk’le birlikte kurduğu ve çok sevdiği partisinden istifa etmek zorunda kalmıştır.
Cumhuriyetimizin en önemli devrimlerinden olan “Laiklik” konusu halka yeterince anlatılamamış, Altıok’un diğer ilke ve simgeleri ile özellikle “Halkçılık” ile iyi bir sentez yapılamamış ve halka;” Laikliğin dinsizlik olmadığı, dinle devlet işlerinin karıştırılmaması” yani dinin siyasi istismar konusu yapılmamasının amaçlandığı halka iyi anlatılamamıştır.
Bu yapılamadığı gibi; özellikle bazı feminist yazar ve politikacılar tarafından “Laiklik bir yaşam tarzıdır” şeklindeki beyanlarla; Türk etiğine uygun düşmeyen giyimler ve “Çağdaşlık” adı altında Avrupai hayata uygun gece hayatı, eğlence ve yaşam tarzları savunulmuş, Türk toplumu için büyük önem taşıyan “Bekâret” konusu bile gelişi güzel tartışmalara hedef olmuştur. Öylesine ki; bu kişiler tarafından, evlilerin ayrı ayrı evlerde oturmaları ve her bireyin kendi soyadını tek başına taşıması bile gündeme getirilmiştir.
CHP bu konularda sessiz kalmış, sahip olduğu ilkeleri savunamamış, laikliğin sadece “Türban karşıtlığı” gibi algılanmasının yanlışlığını ortaya koyamamıştır. Partinin; bu konularda toplumu bilgilendirme, eğitimine katkıda bulunma ve bilinçlenmesine katkı sağlayabilme, bunu yapabilmek için kurslar açma, bilimsel paneller düzenleme ve üniversitelerden yararlanma gibi aktif eylemlerde bulunamamıştır.
CHP’nin bu tavrı; din bezirganlarının işine yaramış, türban meselesini siyasi amaçlarını güçlendirecek biçimde kullanarak, türban konusunda çok abartılı bir durum yaratmalarına neden olunmuştur. Bu arada, “Hem laik hem Müslüman olunabilir mi? gibi saçma sapan sorular dahi ortaya atılarak toplumun kafasının iyice karıştırılmasına yol açılmıştır.
1960 ve 1980 İhtilalleri, karşı devrimciler tarafından CHP’nin üstüne yıkılmaya çalışılmış, bu arada “Cunta” sözcüğü bile kullanılmıştır. Ne yazık ki bu yalana CHP’yi tutanlar arasında ve tarafsız kesimden inananlar bile olmuştur.
Bugün, 1960 öncesi yaşananları özellikle genç kuşak bilmiyor. Ama bizler o günlerin içinden geldik. Caddelerde insanlar, özellikle gençler elele tutuşarak “Olur mu böyle olur mu, kardeş kardeşi vurur mu? Kör olası diktatörler bu dünya size kalır mı?” diye marşlar okuyorlardı. Her taraf “Ordu-Millet elele” sloganlarıyla çınlıyordu. Behçet Kemal Çağlar; teröre kurban giden bir kızımız için “Bin yezit feda olsun saçının bir teline” diye şiir yazmıştı.
Memur ve öğretmen kıyımları artmış, kurulan “Tahkikat Komisyonu” devletimiz ve halkımız için büyük bir tehlike oluşturmuştu. Ben de, o günün modasına uygun olarak “Görülen lüzum üzerine” Bitlis’in Ahlat İlçesi’nden Hizan’a sürülmüştüm.
1980 öncesi de benzer durumların yaşandığı bir manzara vardı. Halkımız huzursuz, tedirgin ve geleceğin endişesi içindeydi. Türk Silahlı Kuvvetleri bu ihtilalleri durup dururken mi yaptı? Bütün bunların nedeni neydi acaba bunları hiç düşünen var mı? Bugün demokrasi havariliği yapanlar, o günlerde yaşananları akıllarından geçiriyorlar mı? Demokrasi, insanların kişisel ve siyasal çıkarlarını savunurlarken başvurdukları bir araç mıdır? Yoksa her zaman var olan ve korunması gereken bir ilke midir?
Dikkate alınması gereken önemli husus ta; her iki ihtilalden sonra hiçbir olumsuz halk hareketi yaşanmamış olmasıdır. Tam aksine adeta bayram havası yaşanmıştır. Bu durum ihtilal önce yaşanan olumsuzlukları açıklayabilir. Ancak ihtilal öncesi ile sonrasını birbirinden ayırmak gerekiyor. Çünkü ihtilaller ne kadar haklı sebeplere dayanıyor olsalar da ihtilal sonrası ülkemizde birçok olumsuzluk yaşanmıştır. Özellikle de 1980 ihtilalinden sonra yaşananlar toplumumuzda büyük acılar yaratmışlardır.
Ben burada ihtilalleri savunmuyorum ve ihtilal taraflısı da değilim. Sadece vurgulamak istediğim şey; ihtilallerin kaçınılmaz hale gelmemeleridir. Bunun yolu ise Kahraman Ordumuzu ve Yargımızı bir köşeye sıkıştırmaya çalışmak değil, ortaya çıkan olumsuzlukları elbirliği ile çözüme kavuşturmaktır.
Oysaki her iki ihtilal de “Kaçınılamaz hale geldikleri” için yapılmış ve Türk Silahlı Kuvvetleri, Demokratik Laik Hukuk Devleti kurallarından uzaklaşan bir iktidara karşı Anayasa ile kendisine verilmiş olan “Koruma ve kollama” görevini yerine getirmiştir. Maalesef CHP, bu konuda, cesaretle ve gür bir sesle gereken savunmayı yapamamış, ihtilal sonrası yaşanan olumsuzlukların kendi üzerine yıkılacağından korkmuştur.
Şu anda büyük bir mücrim gibi gösterilen “Nihat Erim” konusunda da tutulan yol yukarda açıklananlardan farklı değildir. Bugün Nihat Erim bir dönemin suçlusu olarak en ağır eleştirilere tabi tutuluyor. Ama Nihat Erim’in kim olduğunu ve neler yaptığını anlatan ve ona sahip çıkan kimse yok. Oysa Nihat Erim büyük denilebilecek bir devlet adamıdır. Kötü bir dönemde işbaşına gelmiş ve bunun bedelini de hayatını vererek çok acı bir şekilde ödemiştir.
Nihat Erim’in Başbakanlığı döneminde “MİT” tarafından bastırılmış olan “Beyaz Kitap” ta o dönemdeki bütün yeraltı örgütleri, bağlı oldukları hücreler ve bu hücrelerde görev alan bireyler birer birer gösterilmiş. Ayrıca yapılan yer altı kazılarında ele geçirilen o zamana göre ağır sayılan roketatarlar ve top mermilerine kadar bütün silah ve mühimmatın resimlerine de bu kitapta yer verilmişti.
Ne yazık ki bu kitap gizlilik kaydıyla yayınlandı ve halka intikal ettirilmedi. Ama ben bu kitaptan bir tane edinebilmiştim. Sonra bir arkadaşıma verdim ve geri dönmedi. Ama bana göre tarihi önemi büyük olan bu kitaptan bir tanesini daha ikinci el olarak bir sahaftan satın aldım.
Özetleyecek olursak, bugün yaşadığımız olayların benzerleri Nihat Erim döneminde de yaşanmaktaydı. Yalnız o zamanki yer altı örgütleri bölücü aşırı sol örgütleri idi ve PKK’ nın bugün yaptıklarını yapabilme gayreti içindeydiler. İyi bir değerlendirme yapabilmek için madalyonun sadece bir yüzüne bakmak yanlış olmaktadır. Çevirip bir de arka yüzünü görmek gerekiyor.
Kim bilir, belki de bugün toprak altından çıkarıldığı söylenen silah ve mühimmat ta o günlerden kalmış olabilir. Aslında bu gibi şeyleri spot haberlerle afişe edilmeleri yerine yapılanların gizlilikle yürütülmesi ve kesin sonuçlar alındıktan sonra halka duyurulması gerekiyor. Beyaz Kitap’ın halktan gizlenmesi nasıl ki bir yanlışlık olmuşsa, bugün yapılan afişe haberlerin de aynı şekilde büyük bir hata olduğunu düşünüyorum.
Sevgili Dostum Mahsuni, eğer bu kitabı okumuş olsa ve anlattığım bu gerçekleri öğrenebilseydi , sanırım “Erim erim eriyesin” türküsünü yazmazdı. Çünkü ben onun ne kadar halkçı, ne kadar insancıl, ne kadar gerçekçi ve ne kadar insani duygulara sahip olduğunu ve içinin ne kadar vatan sevgisiyle dolu olduğunu yakından bilenlerdenim. Yüce Allah, hem Erim’e, hem de Mahsuni’ye rahmetini esirgemesin ve mekânlarını cennet eylesin.
Şimdi konuyu burada kesmek ve günümüze dönmek istiyorum. Evet bana göre CHP’nin daha fazla vakit geçirmeden yapması gereken şeyler var. Okurlarımı daha fazla sıkmamak için bunları ayrıntılara girmeden kısaca özetlemek istiyorum.
Birincisi, “24 Temmuz Lozan Antlaşması” nın yıldönümlerine yeterince önem verilmemesidir. Lozan Antlaşması Türklük’ün kazandığı büyük bir zaferdir. Ne bir partiye ne de bir kişiye mal edilemez. Ulusumuzun onur duyduğu milli bir olaydır. Ama bunda emeği geçenlere gereken değerin verilmemesi, gerekli anma toplantılarının layık olduğu şekilde düzenlenmemesi ve bunlara öncülük edilmemesi de büyük bir ayıptır. Ben kişisel olarak her 24 Temmuz’da bu ulusal görevimi yerine getirmeye çalışıyorum.
İkincisi, İsmet İnönü tarafından 12 Temmuz 1947 yılında yayınlanan “12 Temmuz Beyannamesi” ne gereken önemin verilmeyişidir. Oysa ki bu belge, sadece Türk demokrasisi açısından değil, bütün dünya demokrasilerine örnek olabilecek tarihi bir belgedir. Ben bu konuda da bir vatandaş olarak üzerime düşeni yapmaya çalışıyor ve bu belgeyi her yıl yayınlayarak, özellikle genç kuşaklarımızın aydınlanmasını istiyorum.
Bu belgeyi okuyanlar İsmet İnönü’yü Adolf Hitler’e benzetmenin ne kadar büyük bir haksızlık ve talihsizlik olduğunu anlayacaklar, biraz olsun İsmet İnönü’yü tanıyabilme fırsatı bulabileceklerdir.
Üçüncü olarak, uzun yıllar CHP’nin sözcülüğünü yapmış ve demokrasi ve basın tarihimizde bir zamanlar büyük görevler üstlenmiş “ULUS GAZETESİ” nden söz etmek istiyorum. Bir zamanlar CHP ile özdeşleşmiş olan bu tarihi gazetenin bugün yetim kalmış bir çocuk gibi bir kenara atılmasını üzüntü ile karşılıyor ve bu konuda gereğini yapmayanları kınıyor ve ayıplıyorum.
Önerim şudur; şu anda bin bir güçlük içinde, ayda bir gün yayınlanmakta olan Ulus Gazetesi’ne CHP’nin sahip çıkmasını ve günlük olarak yayınlanmasının sağlanmasını istiyorum. Partinin parası var, pulu var. Ulus Gazetesi’nin günlük olarak yayınlanmasını sağlayabilecek gücü de olmalı. Eğer bunu bile yapamayacaksa, hiçbir seçimde hiçbir başarı sağlayamayacağını düşünerek umudumu yitiririm.
Tarsus İlçesi’nin Yenice Beldesi; İnönü-Churchill görüşmesini her yıl büyük bir etkinlikle kutlarken, bana, yukarıdaki önerilerimi dikkate almayan parti yönetimine üzüntülerimi bildirmek düşer.
Bu arada, partinin gençleştirilmesi, kadınlarımıza daha çok yer verilmesi ve yeni bir dinamizm kazandırılması yönündeki görüşlerimi bir kere daha yineliyorum. Dilerim partideki son gelişimler bu tür öneri ve görüşlerin gerçekleşmesine olanak sağlayabilirler.
Sevgi ve saygılarımla…
29 Temmuz 2010 / Turgutreis
www.fikirplatformu.net
Yazar:DR. SADIK ÖZEN
Tarih : 29.07.2010 13:47
Yazının Toplam Okunma Sayısı : 17
|