Üye Girişi
Kullanıcı Adı:
Şifre:
Şifremi Unuttum | Üye Ol
fikirplatformu.net
  Anasayfa
  Site Kullanımı
  Güzel Sözler
  Haberler
  Duyuru
  Etkinlik
  Yazılar/Makaleler
  Atatürk Köşesi
  Sağlık Köşesi
  Darende Köşesi
  Çocuklarımız
  Çocuklar Arası Yarışmalar
  Gençlerle Başbaşa
  Marko Paşa
  Sizden Gelenler
  Kitaplar
  Multimedya Galeri
  Basında Biz
  Site Havuzu
  İletişim
Anket
 Web sitemizi nasıl buldunuz?
 Bence başarılı.
 Fena değil.
 Vasat bir site.
 Daha iyi olabilirdi.

Sonuçları Göster | Diğer Anketler
Kullanıcılarımız
Sistemimize Kayıtlı Toplam Kullanıcı Sayısı : 1310
Son Üyemiz : muziii

Sayaç
Toplam Ziyaretçi :
92038
Şu an Online :
6
Bugünki Ziyaretçi:
1
E-Posta Listemize Kaydolun
Kategori
İsminiz
E-Posta
Marko Paşa
   10 KASIM' DA DÜĞÜN
   TÜRK HEKİMİ Mİ, TÜRKİYE HEKİMİ Mİ ?
   CUMHURİYET MİTİNGİ
   ABARTI
   KIYILARIMIZ ELDEN GİDİYOR
Yazı ve Makaleler

KIZILIRMAK - KARAKOYUN

KIZILIRMAK – KARAKAOYUN


 


Dr. Sadık Özen


 


 


Bu tarihi değer kazanmış bir Türk Filmi’nin adıdır. Ben bu filmi 1946 yılında Ankara’da, Cebeci Çayırı’nda bulunan “Çiçek Sineması”nda ailemle birlikte izlemiştim.


 


O tarihlerde Ankara’da iki tane açık hava sineması vardı. Diğer sinemanın adı da “Yıldız” dı. Bu iki sinema birbirine çok yakındı. İkisi arasında tatlı bir rekabet olur, bu yüzden güzel ve kaliteli filmler izleme olanağı bulurduk.   


 


Kayabaşı Mahallesi’nde oturmaktaydık. Sözünü ettiğim sinemalar evimize en az 3 km uzaklıktaydı. O semte otobüs ve dolmuş olmadığı için yaya yürümek zorundaydık. Zaten aynı uzaklıktaki okullarımıza da şimdiki gibi servisler olmadığından yürüyerek gider delirdik.


 


Bu durumun bizde sıkıntı yaratmak yerine sağlığımız açısından son derecede yararlı olduğunu düşünüyorum.  


 


Sinemaya genellikle komşularımızla birlikte gittiğimizden, yapılan yol üstü sohbetleriyle hem eğlenceli bir gece geçirmiş olurduk, hem de dostluklarımız daha da pekişirdi. Yaşanan en büyük olumsuzluk; uykuya dalan çocukların kucakta veya sırtta taşınmalarıydı. Bu da tek kişinin üzerine yüklenmez sıra ile paylaşılırdı. 


 


İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesiyle birlikte “Gece karartmaları” sona ermiş ve bu yazlık sinemalar açılmıştı. O yıllarda açık hava sinemaları, hafta sonları yapılan pikniklerden sonra, halkın en önemli eğlence yerleriydi.


 


Zaten, o dönemde Ankara’da; Ankara, Park, Sus, Sümer ve Yeni Sinema olmak üzere topu topu 5 tane sinema vardı. Gençler ve çocuk yaşındakiler en çok Sümer Sineması’nı tercih ederlerdi. Çünkü bu sinemada genellikle “İki kısım birden” kovboy filmleri gösterilirdi.


 


Savaş sırasında çok sıkıntı çekmiştik. Ekmeğin karneye bağlanmış olması bu sıkıntıların en başındaydı. Fırınların önünde uzun kuyruklar oluşur, saatlerce beklemek zorunda kalırdık. Evlerimizde de su tesisatları olmadığı için içme ve kullanma sularımızı mahalle çeşmelerinden alırdık. Yani o yıllarda yaşam bir hayli zordu.


 


İşin en zor tarafı ise gece karartmaları için alınan önlemlerdi. Dışarıya ışık sızmaması için, ışık geçirmeyen battaniye ve kilim gibi kalın örtüler kullanılması, bunların akşamları asılması ve sabahları kaldırılması başlı başına bir işti.


 


Karanlık gecelerde bizi oyalayan, hatta bizde büyük bir bağımlılık yaratan tek şey Ankara Radyosu’nun yayınlarıydı. Haberleri büyük bir ilgiyle izlerdik. Sonra da değerli edebiyatçı Baki Suha Ediboğlu’nun yorumlarını dinlemek büyük bir zevk olurdu. Aynı şekilde başka yorumcular da vardı.


 


Devletin tek Radyosu olan Ankara Radyosu, o yıllarda başlı başına bir ekoldü. Yayınlanan eğitici programlar ve radyo oyunlarıyla halk hem bilinçlendirilir, hem de vakit geçirmeleri ve eğlenmeleri sağlanırdı.


 


Bu durumun 1950 yılına kadar devam ettiği söylenebilir. 1950 seçiminden sonra ise, özellikle “Vatan Cephesi” nin kurulmasıyla radyo devletin radyosu olmaktan çıkarak iktidarın borazanı haline geldi ve çekilmez oldu.  


 


Açık Hava Sinemalarının rağbet görmeleri üzerine, biri Dışkapı’da, Hacer Buluş’un sahibi olduğu “Buluş Sineması”, diğeri de Ulucanlar’da, Ankara Cezaevi ile Yenicami arasındaki yerde Kürt Bedri tarafından açılan, şu anda ismini anımsayamadığım sinema açıldı.


 


Bu sinema evimize daha yakın ve daha konforluydu. Bu nedenle bu sinemayı tercih ettik. Kürt Bedri de çok sevdiğimiz bir komşumuzdu. O yıllarda halk arasında hiçbir ayırım olmayıp, dostluk, arkadaşlık ve komşuluk ilişkileri son derecede olumlu ve ileri boyutlardaydı.


 


Bugün bana en ilginç gelen, İkinci Dünya Savaşı yıllarında yaşadığımız bütün sıkıntılara rağmen yine de mutlu oluşumuzdur. Halk arasında dayanışma, sevgi, birliktelik ve paylaşım vardı. Devletimizin başında bulunanlara güvenimiz tamdı ve bizi yönetenlerin yanlış şeyler yapmayacaklarına inanıyorduk.


 


Okurlarıma Kızılırmak – Karakoyun filmini anlatmak için yola çıkarken, farkında olmadan uzun bir giriş yapmak zorunda kaldım. Bir yerde böyle olması gerekiyordu. Zira amacım, bu film dolayısıyla, özellikle genç kesime o günlerle günümüz arasında bir kıyaslama olanağı sağlamaktır. Dilerim yazdıklarım ilgilerini çeker, sabır gösterir ve sonuna kadar okurlar.


 


Sözünü ettiğim film, benim ilk olarak izlediğim 1946 yılından bu yana Türkiye gündeminde kalmayı başarmış ve aralıklarla yeni baştan, yeni sanatçılarla yeni çekimler yapılmıştır.  


 


Konu, bugün yaşanan olaylarla karşılaştırıldığında basit kalabilir ve belki de bu filmle alay edenler bile olabilir. Ama bence önemli olan böyle bir filmin halkı ne şekilde etkilediğidir. Zira o zamanlar, insanlar, daha içtenlikli, daha duygusal, daha sevecen, haksızlığa daha çok karşı çıkan ve ulvi duygulara daha çok sahipti. Ağlayınca yürekten ağlar, gülerken de içtenlikle güler, rol yapmasını bilmezlerdi. Yani o zamanlar duygular ve hareketler “Sözde” değil “Özde” bir nitelik taşırdı.


 


Filmin öyküsü şöyle: Kızılırmak kenarındaki bir köyde zengin bir Ağa vardır. Ağanın koyunlarını otlatan çoban ile ağanın kızı arasında büyük bir aşk yaşanır. Çobanın anası babası ağaya gider kızına dünür olurlar. Koskoca ağa, kızını kapısındaki çobana verir mi hiç, vermez tabii. Çobanın anasıyla babasını kovar kapısından.


 


Bu defa, ağanın kızı kendi anasına yalvarır, çobana vermezlerse kendini asacağını söyler. Bunun üzerine ağa çobanı yanına çağırır ve ona bir şart koşar. Koyunlara üç gün süreyle tuz yalatmasını, sonra da hiçbir koyuna su içirmeden Kızılırmak’ın karşı kenarına geçirmesini ister. Çoban içinde bulunduğu çaresizlik içinde bu şartı kabul eder.


 


Çoban, Allah’ın izniyle bu işi başarmaya karar vermiştir. Kendisine en yakın bulduğu “Karakoyun”u yanına alarak işe başlar. İçtenlikle çaldığı kavalıyla kendisi ile koyunlar arasında ilahi bir yakınlık kurar. Üç günlük süre dolunca, Karakoyun başta olmak üzere koyunlarını alıp Kızılırmak’ın kenarına gider.


 


Köy halkı ırmak kenarında toplanmış, olacakları büyük bir heyecanla izlemektedir. Ağa da konağının örtmesine kurulmuş, büyük bir keyif içinde kahvesini yudumlarken, bir taraftan da kendisini birazdan atacağı kahkahalara hazırlamaktadır.


 


Çoban kavalını çalarak, önce ayağındaki çarıkları çıkarır, sonra da Kızılırmak’ın soğuk sularına girer. Onu gören Karakoyun çobanın hemen arkasından, başını dimdik tutarak suya atlar. Sonra bütün koyunlar yüzerek, su içmeden başları dimdik, birer birer nehrin karşı tarafına geçerler. Çoban yarattığı ilahi bir iletişimle olamayacak bir şeyi gerçekleştirmiştir.


 


Halk büyük bir içtenlikle çobanı alkışlarken, ağa gördüğü manzara karşısında şaşırıp kalmıştır. Ama yapacağı bir şey de kalmamıştır. Düğün hazırlıkları başlar. Ama ağa kötü bir plan hazırlamıştır. Düğün alayı Kızılırmak üzerinden geçerken, adamları saldırıya geçecek ve gelini çobanın elinden alacaklardır.


 


Köprünün tam ortasında karşılaşılır. Çıkan kavga sırasında köprü yıkılır ve gelinle damat nehire düşerek yaşamlarını yitirirler.


 


Film bittiğinde seyredenlerin çoğu ağlamaktaydı. Konunun bir efsaneden kaynaklandığını bildikleri halde ziyadesiyle duygusallaşmışlar ve üzülmüşlerdi. Çünkü o dönemde insanlar saf denilecek kadar iyi niyetlilerdi. Kötülük bilmezler, zorda kalanın yanında olurlardı.


 


Ben bu durumla ilgili bir kıyaslama yapma gereği duyuyorum. O günlerin çobanları, halkı ve koyunları arasında.


 


Çobanlar artık eskisi gibi inançlı, iyi niyetli ve inançlı değiller. Onların yerlerini siyasetçiler aldılar. Kaval çalmaya gerek duymadan, ve Allah’tan medet ummadan, işlerini küçük politik ve çıkar hesaplarıyla kolayca yürütüyorlar.


 


Koyunlar aynı koyun. İtaatkar, kanaatkar, masum ve fedakar. Karınlarını doyuracak kadar bir şey koy önlerine, bir de susuz bırakma yeter.


 


Gelelim insanlara; gün geçtikçe koyunlara benzemeye başladılar. Politikacılar;, anlattıkları masallarla, okudukları şiirlerle ve usta artistler kadar başarıyla oynadıkları rollerle, onları istedikleri gibi yönlendiriyorlar. Üç gün aç ve susuz bıraksalar, neredeyse Kızılırmak’ı bir damla su içmeden karşı tarafa geçecek kadar muti, fedakar ve inanmışlar.    


 


30 Temmuz 2010 / Turgutreis


www.fikiplatformu.net


 


 


 

Yazar:DR. SADIK ÖZEN
Tarih : 30.07.2010 17:06
Yazının Toplam Okunma Sayısı : 20
Yazıya Şu Ana Kadar Yorum Yapılmamış | Yorum Yapmak İçin Tıklayınız

Bu Kategorideki Diğer Makaleler
  SAYIN İLKER BAŞBUĞ' UN ARDINDAN  (02.09.2010 17:16)
  ŞUHUT' TAN ÇİĞİTEPE' YE (29.08.2010 13:38)
  KAMURAN İNAN  (29.08.2010 10:53)
  SAYIN SUBAŞI'YA YANIT (22.08.2010 13:22)
  İNÖNÜ YİNE GÜNDEMDE (20.08.2010 15:38)
  İNÖNÜ YİNE GÜNDEMDE (20.08.2010 15:37)
  REFERANDUNA NEDEN HAYIR !.. (18.08.2010 20:26)
  ENDİŞE NASIL GİDERİLİR ? (05.08.2010 20:50)
  CHP' NİN YAPMASI GEREKENLER (29.07.2010 13:47)
  TUTUKLU TEĞMENNİN SAVUNMASU (25.07.2010 18:45)

Diğer Kategoriler

   İSMET İNÖNÜ KÖŞESİ (3 adet Makale)
   ÇEVRE GÖNÜLLÜLERİ (2 adet Makale)
   MALATYA ANILARIM (3 adet Makale)
   PORTRELER (1 adet Makale)
   SÖYLEŞİLER (2 adet Makale)
   BİLİMSEL YAZILAR (6 adet Makale)
   FELSEFİ YAZILAR (6 adet Makale)
   TARİH VE KÜLTÜR (17 adet Makale)
   EDEBİ YAZILAR (4 adet Makale)
   Şiirler (33 adet Makale)
   Konuk Yazarlar (218 adet Makale)
   Yeni Makalelerim (276 adet Makale)
   Sadikozen.com'daki Makaleler (141 adet Makale)